01 Ocak 2024

Filistin Dersleri 3 (21.10.2023)

İsrailoğulları Yahudilik Kudüs | Hayat Vakfı | İstanbul | 21.10.2023


Seminerden Kısa Notlar:


-Kur’an-ı Kerîm’in işaret edip de güncelliğini kaybeden hiç bir şey yok. Allah azze ve celle kıssa ettikleri üzerinden hep hayatımıza sıcak sıcak yönlendirmelerde bulundu. Bunlar içerisinde en sıcağı ve en çok yer tutanı İsrailoğulları. Hak batıl mücadelesinde Yahudiler hep olumsuz olarak yer tutuyor, kıyamete kadar da yer tutacaklarına dair Kur’an-ı Kerîm’de bir akış var. 


 “İnsanların Hz.İbrâhim’e en yakın olanı, ona tâbi olanlardır.” (Âli İmran-68) 

 Kim bana asi olur, benim çağırdığım yoldan sıratı müstakimden ayrılırsa “Ya Rabbi onu da senin mağfiretine havale ediyorum.” Diyor Hz.İbrahim aleyhisselâm. Benim yolumdan gelen bendendir, diyor. 


-Bir gece Allah azze ve celle Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellemi

Mescid-i Haram’dan alıyor Mescid-i Aksa’ya getiriyor. Atası İbrahim aleyhisselâm ile aynı yolculuğu bu sefer tersten yürütüyor. Bu bir Miraç, gece yolculuğu, özel bir yolculuk. Artık Kudüs bizim için de mübarek kılınan önemli bir nokta oluyor. O yüzden Müslümanlar orayla çok ilgilendiler ve Allah azze ve celle oranın fethini müyesser kıldı. 


-Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerîm’de İsrailoğulları’nı bize neden çok anlatıyor? İbret olsun diye! Onların durumlarına bakıp kıssadan ders çıkaralım, benzer hataları tekrarlamayalım diye. Bu kadar karşı grup diye gördüklerimizi Cenâb-ı Hak en çok kendilerine benzeme ihtimalimiz olanlar olarak biliyor olmalı ki bize hep onlar üzerinden ibret taşır


-Hz.Yusuf’un çağırmasıyla Yahudiler Mısır’a gelince, bir süre sonra Melikler Yahudiler ile iş birliği yapmışlar, Kıptileri köleleştirmişler ve eziyetlere uğratmışlar. Yahudiler buna destek vermişler. Melikler kuzeyden gelen kimseler.. Ve onlar yahudiler ile işbirliği yapar da yerli Kıptilerin canına okursa ne olur? Bir gün gelir yukarıdan gelenler anayurtlarına geri dönerler, Kıptiler tekrar memleketlerine hakim olunca sizin de icabınıza bakarlar. Tam da böyle olmuş, yüzyıllar geçmiş, Kıptiler birdenbire başkaldırıyorlar. Melikleri kovuyorlar, Yahudileri de köleleştiriyorlar ve geçmişin bütün öcünü onlardan çıkarmaya ahdediyorlar. Yahudiler böylece kölelere dönüşüyorlar. Bu kez Kıptilerin yani Firavun döneminin işçileri onlar. Hep bekliyorlar ki Allah birini göndersin de onları kurtarsın. Onlar bu beklentideyken Hz.Musa dünyaya geliyor. Firavun o dönemde bütün erkek çocuklarını katlediyor; doğacak bir çocuğun yönetime geleceği ve İsrailoğulları’nı derleyip toplayacağına dair kehanetle..

  Allah azze ve celle Musa’nın annesine vahyediyor ki bebeği bir kutu içinde nehire bırak. Ve böylece Musa aleyhisselâmın bir prens olarak sarayda yetiştiği yıllar başlıyor. Cenâb-ı Hak Musa’nın annesine diyor ki: “Onun başına bir şey gelmesinden korkma ve hüzünlenme! Şüphesiz ki biz onu sana geri döndürecek ve kendisini elçilerden biri yapacağız!”(Kasas-7)

   Musa bebeğin yüzüne Cenâb-ı Hak öyle bir muhabbet çalmış ki gören meftun oluyor. Firavun’un kadını Âsiye bebeğe kıyamadı ve onu öldürmediler. Hz.Musa sarayda büyüdü Cenâb-ı Hak onu vazifelendirdi. Onun adresini Medyen’e gönderdi. Orada evleneceği kadın vardı. Hz.Musa “Umarım Allah beni yolun doğrusuna iletir.” Diye duayla yola çıkıyor. 


-“Hani o bir ateş görmüş ve ailesine şöyle demişti: ‘Siz bekleyin, (şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim; belki ondan size bir kor parçası getiririm veya ateşin başında bir kılavuz bulurum.’

Onun yanına geldiğinde kendisine ‘Ey Mûsâ!’ diye seslenildi. ‘İyi bil ki ben, evet yalnız ben senin rabbinim; artık pabuçlarını çıkar, çünkü şu anda kutsal vadide, Tuvâ’dasın. Ben seni seçtim, şimdi vahyedilecek olana kulak ver. Kuşkusuz ben, yalnız ben Allahım. Benden gayrı ilah yoktur. O halde bana kulluk et, beni hatırında tutmak için namazı kıl.’”(TaHa/10-14)

  Namaz buluşma arayüzümüz. Cenâb-ı Hakk’ın bizi andığı, bizim Cenâb-ı Hakk’ı andığımız buluşma noktamız. 


-Cenâb-ı Hak Hz.Musa’ya Firavun’un yanına git diye emretti ve Hz.Musa Mısır’a gitti:

  Mûsâ dedi ki: ‘Ey Firavun! Ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size rabbinizden açık bir delil getirdim. Artık İsrâiloğulları’nı benimle birlikte serbest bırak.’”(Araf-103,104)

  Firavun bunu kabul etmedi. Ve şöyle dedi: 

  “‘Eğer bir mûcize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan onu göster bakalım.’ Bunun üzerine Mûsâ asâsını yere attı. Bir de baktılar ki apaçık bir yılan! Ve elini çıkardı. Bir de ne görsünler, o da seyredenlerin gözleri önünde bembeyaz oluvermiş!” (Araf, 106-108)

  Firavun korktu ürktüyse de bunlar sihir,büyü diye insanların dikkatini dağıttı, İsrailoğulları’nı göndermedi. 


-Önce Allah’a sığınacaksınız. Kurtuluşun yolu buradan geçer. Zilletin yolu Cenâb-ı Hakk’a sırtını dönmekten geçer. Hiç bir zillet sebepsiz,yersiz değildir. Cenâb-ı Hakk’ın muhkem kuralları var. 


-Dar’üs Selam; Kudüs. Adını bile ecdadımızın koyduğu bir yer. Müslümanıyla, Hırıstiyanıyla, Yahudisiyle herkesin esenlik içinde yaşadığı bir yer. Biz Müslümanlar ne zaman buraya hakim olduysak hepsi de esenlik içinde yaşadı. Onlar ne zaman hakim olduysa hep kan aktı. Şimdi de sabah akşam orada kan akıyor. 


-“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler.” (Bakara-85)


-Ahiretlik konularla dünyalık konular karşı karşıya geldi mi Cenâb-ı Hakk’ın dediğine dur deniyor, tercih dünyadan yana kullanılıyor. Çıkarlarını gözetiyorlar. Dünyaya tutkulular. İşte Yahudiler’in içerisine girdikleri ve onları Allah azze ve celle katında gazaplandırılmış kılan sebebin merkezi burası. Irkları değil, sahip oldukları x ve y geni de değil. Cenâb-ı Hak hiç bir zaman onları soylarında ötürü lanetlemedi yaftalamadı. Sürekli vazgeçin dönün gelin dedi. Dolayısıyla biz de onlara lanetli bir soy olarak bakamayız “cibiliyetleri bozuk” diye bir şey yok fıtrat var. Allah’ın herkesi aynı yarattığı fıtrat diye bir şey var ve o sapasağlam, tertemiz. Dolayısıyla onlar gibi kötü olmayı seçersek biz de kötü olabiliriz. Yahut onlar da iyi olabilirler olaya bu merkezden bakmamız lazım. 


-Muradınız Allah azze ve cellenin vaadettiği cennetler olmaktan çıkar da dünyayı vaad ederseniz, siz de aynı Yahudiler gibi olmaya başlarsınız. “İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır.” (Bakara-85)

  İşte bizler Bedir’de kazanırken Uhud’da bu yüzden kaybettik. Cenâb-ı Hak “Aranızda dünyayı murad edenler var.” Dedi. 


-Fert olarak bizler dünyayı murat etmekten sıyrılıp ahireti murat etmeye başlamak zorundayız; bu bir yaşam biçimi. Burada artık kararlarınız etkileniyor bundan. Çünkü dünyayı murad edenlerin önüne Cenâb-ı Hak dünyevi değerli bir fırsat çıkardı mı, önüne de bir tane hükmünü koyarak engel oluşturuyor. Biz de diyoruz ki “Bu hüküm hele bir kenarda dursun, yarın bir gün hacca da gideriz vs bir sürü şeyler var….Şimdi büyük balık karşımıza geldi.” İşte bu Yahudice düşünmek; ırk temelli söylemiyorum. Yeter ki fırsat değerli olsun yine aynı şeyi yaparlar. Eğer büyük balık karşılarına çıkarsa “Rabbimizi nasıl şimdi ezip geçelim, yasağına takılıyoruz, ne deriz O’na” deyip geri çekilmek; başka bir yaşam tarzı bu! işte bu Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellemin ashabı kirama öğrettiği… Ardından fetihlerin geldiği yaklaşım bu. Onlar cennetin kokularını içlerine çeke çeke yol aldılar. 


-“Mûsâ’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi ibadet mahalli yapın ve namazı kılın. (Ey Mûsâ!) İnananları müjdele.’”(Yunus-87)

  Diyebilirim ki durumumuz nasıl sorusunun en iyi, net, hiç şaşmaz göstergesi camilerimizdeki saf sayısı! Orada cemaat var ise, insanlar ilahi çağrıya geliyor ise “Müminleri müjdeleyebilirsin.” Gerisi kolay olacak. Aksi taktirde zillet devam edecek demektir. 

  Cenâb-ı Hakk’a sırtımızı döne döne daha iyi bir yerlere gideceğimizi sanamayız. Böyle ancak düşmanımıza benziyoruz. Namazı kılan kimseler Cenâb-ı Hakk’a bağlanınca işler değişiyor; kişi dünyayı gözünde küçültüyor. Hedefi,muradı, davası uğruna savaşıyor. İşte Çanakkale’de savaşanlar böyleydiler. 


-“Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Müminler yalnız Allah’a güvensinler.”(Âli İmran-160)

  Allah’ın (cc) yardımı garanti değil. Allah bize hep yardım eder dersen Yahudi gibi düşünmüş olursun, o beğenmediğimiz adamlarla aynileşirsin. Hayır. Allah bize koşulları sağlarsak yardım eder. O’nu tanırsak yardım eder. Hayatı bahşetmesinden ötürü O’nu seversek, O’na meftun olur nimetlerine şükredersek, O’na döneceğimiz günün özlemiyle yaşarsak, dünyanın geçici olduğunu akledip görürsek o zaman Allah azze ve celle bize yardım eder. 

  İman idi Kurtuluş Harbi’nde izzetimizi ve istiklalimizi bize sağlayan. Ne güzel nakşetti onu bize Mehmet Akif Ersoy: “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal!”


-Amacını satma; araçları amacın için sat. Kötülüğün başı dünya sevgisidir!


-Siyonizm seküler bir temelde yani dünyayı murat edenlerin elinde yeşertilen bir düşüncedir. Siyonizm Yahudiliği sadece kullanır ve Yahudilere en büyük acıları Siyonistler yaşattı, yaşatıyor ve yaşatacaklar gibi görünüyor. 


-Allah azze ve celle Filistin’deki o çok az nüfuslu ama “iyi Müminlere”

 herkesi şaşırtacak bir muzafferiyet yaşatır -ki bundan yana ümitliyim, benzerini Afganistan’da iki kez yaşandı, inşaAllah Filistin’de 3.Kez yaşanır da ümmet der ki bizim üstünlüğümüz Allah azze ve celleye sarılmada!


-Bir toplumda insanlar belli bir yekûn ile belli bir ağırlıkta doğru istikamete yönelir ve birbirlerine de bunu anlatır, onlarda da bir karşılık bulunur ise Cenâb-ı Hak bu kez toplumsal olarak da iyileşmeyi nasip ediyor. 

  Sebep asla yöneticiler değil!

  Allah bir toplumla ilgili olanları değiştirmez  ta ki onlar kendisindekini değiştirmedikçe.” (Râd-11) 

  O yüzden kendimizi değiştirelim. Etrafımıza inancımızı, sabrımızı  tavsiye edelim. Üzerimize düşeni yaptığımız taktirde karşı tarafın yığınları karşılık ya verirler ya vermezler! Süreç bu, yolculuğumuz bu. Gücüm yettiğince ıslah etmeye çabalıyorum, isteğim bu, gayrısı insanların iradesine bağlı. 

  Sabah akşam yönetimle ilgili konuşmanın anlamı yok, her şey yönetimin sonucuymuş gibi! Bu doğru bir yaklaşım değil. Yönetici iyiyse halkı iyidir, değil. Halk iyiyse Allah azze ve celle iyi yönetici nasip eder. Tencere kapak misali; ama bakın tencere asıl! Kapak onun sadece kapağı!


Prof. Dr. Hfz. Halis AYDEMİR 

👇🏻👇🏻👇🏻

https://youtu.be/xq73Jdr686A?si=5-IC0OVvpAvU6UPj

Filistin Dersleri 2 (20.10.2023)

Ümmetin Gönül Coğrafyası | Diyanet Tv | 20.10.2023


Dersten Kısa Notlar:


-Ümmet kavramı içine Cenâb-ı Hakk’a iman edenler giriyor. Her ümmetin bir Rasûlü var. Hz Mesih’ten sonra Rasûlullah’ın gelmesiyle birlikte artık insanların muhatap olduğu Cenâb-ı Hakk’ın hitabı ve sorumlu olduğu Cenâb-ı Hakk’ın dini.. Bunun kapsamı içine giren herkes ümmetin bir parçası. Ama icabet edenler ayrı… Diğerleri de namzet olanlar, aday olanlar. Yani onlar da davet ettiğimiz katılımlarını beklediklerimiz. Dolaysıyla ümmet, Müslümanların ortak bir paydada buluştukları inanç birliği. Aralarında ırk birliği olmak zorunda değil. 


  Müminlerin gönüllerini birleştiren de O’dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti.” (Enfal-63)

  Yani bu öyle kolay, parayla alınacak bir şey değil. 

  Müslümanların karşısındaki cepheye bakacak olursak, onların arasında bir birlik gözüküyorsa bile bu ümmetteki birlik gibi değil; orada bir çıkar birliği var. Çıkar uğruna bir araya gelmişlerin birlikleri de satın alınabilir. Onlarda geçer akçe “çıkar”dır. 


-Ümmet bilincinin kalpten bir temeli var. Eğer ayrışmışlar, birbirlerine düşmüşler, birbirleri uğrunda fedakarlık yapmıyorlar, birinin başına gelen diğerinin hiç umrunda değil ise o zaman dönüp o temel mi yok bizde? Çünkü bu temel iman üzerine kuruldu ve iman edince insanlar böylesi birbirlerini sevmeye başladılar. 


-Dünyada nice ırklar var ve bazıları da İslam aleyhinde çok tavır alabiliyorlar. Ve biz bazen nefretimizi o ırklarla da eşleştirebiliyoruz. Halbuki zalimden gayrısına bizim bir adavetimiz, nefretimiz yok. Ümmet bilincimiz de ne Türklük temelli, ne Araplık ne Acemlik temelli ne de başka bir ırk veya coğrafya temeli var. Demek ki ortak paydamız Cenâb-ı Hakk’a kulluğumuz. 


  “İşte bu sizin ümmetiniz var ya tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.” (Enbiya-92)

   Biz bu ayeti kerimede ümmetin çerçevesini de, temelini de, hangi kaynaktan beslendiğini de, motivasyonunu da, ortak paydasını da görebiliyoruz. 


-Kelime-i Tevhid sadece Allah’ı birlemez; Kelime-i Tevhid Allah’tan gayrı herkesi de eşitler. Ancak Allah’a kulluk edenler kendilerini hep eşit görenlerdir. İşte ümmet bu omuz hizasındaki eşitliktedir. 


-Hz. Ebu Zerr’in Hz. Bilal’e karşı “Siyah kadının oğlu” dediğini biliyoruz. 

Bu sözden alınan Hz. Bilal, bunu Rasûlullah’a haber verdi ve “Müslüman olduktan sonra hala daha ırkımızdan dolayı suçlanacak mıyız ya Rasûlullah?” Deyince Hz. Peygamber

Ebu Zerr’e “Senden hala cahiliye kokusu geliyor.” Dedi. Yani bu bir cahiliye anlayışı; rengini, zenginliğini üstünlük vesilesi sayan.. 

  Selman el-Fârisi’ye de “sen kimlerdensin” diye bir soru soruluyor. Maksat onun o toplumda temelsiz, köksüz olduğuna dair bir şey ortaya çıkarmak. Hz. Selman da “Ben İslam’ın oğlu Selman’ım” demiş, ben İslam ile doğdum der gibi. “Ben basit bir köle idim, Cenab-ı Hak beni Hz.Muhammed (sav) ile özgürlüğüme kavuşturdu. Benim soyumu,sopumu öğrenmek mi istiyorsunuz? Ben de İslâm oğlu Selman’ım.” dedi.

Hz. Ömer uzaktan bu sözleri duydu. Onlara dedi ki, “Benim de soyumu sopumu öğrenmek istiyor musunuz? Ben de İslâm oğlu Ömer, İslâm oğlu Selman’ın kardeşiyim.” dedi.


-Kendini üstün görmeyi benimserseniz bunun sonu yok, bu sadece ırklarda yok, kardeşler arasında da var kuzenler arasında da var. Bu sadece insanın kendisi öne çıkaracağı ve başka herkesi geride bırakacağı bir mantalite; vahşi insan üretir. 

  Hz.Adem’in iki çocuğu arasındaki kavganın temeli de bu. 


-Eşitlemediğinizde sevgiyi oluşturamazsınız. Sevgi öyle bir duygu ki otoriter tarafı sevmiyor. 


-Ümmet bilincinde olmayanların buluşması bugün varsa yarın yoktur. 


-Dünyada ırkını en çok çıkaran İsrailoğulları’dır. Irk temelli en çok yaklaşan onlardır. 

  “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” dediler. (Maide-18)

 

 “Siz onları toplu sanırsınız halbuki kalpleri ayrı ayrıdır.” (Haşr-14)


-Ümmetin birbirine olan sevgisi o kadar diğergamlı ve fedakarlık getirirken; diğerlerindeki sevgi ise kaçak görüşmeyi getirir. Irkçı baktıkları için bencil olurlar, kalpleri parça parçadır,katıdır. Zoru görünce hemen dağılırlar. Cenâb-ı Hak dedi ki 

kalabalıklarına aldanma, sizin karşınıza geçip savaşamazlar. Çünkü aralarında öyle bir birlik ruhu yok. Herkes başkasını kurban vermek ister. Kendisini değerli bildiği için kendisi geri kalmaya çalışır. Menfaatten dolayı bir araya gelenler birbirlerini satarlar. 


-İslam’da herkes bu dünyayı geçici bir süreç olarak görüyor. Bilinç ahirete intikal bilinci. Gittiğim yer kaldığım yerden daha değerli. İlahi vaade tutunmuşlar dolayısyla çok güçlüler yol alıyorlar. Fedakarlık var paylaşımcılık var. Çünkü Yaradan’ın hepsini gördüğünü, hiç bir yaptıklarının boşa gitmeyeceğini, hepsinin ödüllendirileceğini bilirler; bu ümmet bilincinin mayası!


-Kimse etnik kökenini inkar etsin demiyoruz bu Allah’ın bir emaneti; iftiharla taşıyoruz. Ama bunu dini kimliğimizin önüne geçirip başkalarına üstün bellersek ırkçıya dönüşüyoruz. Yoksa insanlar elbette ki milliyetperverdirler. Ve her milliyet Allah’ın (cc) ayetlerinden bir ayettir, saygındır. Fakat batıl cephede gördüğümüz hadise bu değil. Onlar kendilerini nitelikli, ayrıcalıklı görüyolar. Dolayısıyla kendilerinden olmayanlardan 100 tane ölse umrunda olmuyor; kendilerinden 3 tane ölse hemen uçağa atlayıp geliyorlar. Onlar da aslında çok ırk temelli bakmıyorlar. Çünkü çok çeşitli ırklardan olan Müslümanlar öldüğünde bir şey demiyorlar. Ama kafir olduktan sonra hangi ırktan olursa olsun orada bir hassasiyet var onlar için. 


-Dünya sevgisine meyledince ümmet bağlarımız çözülüyor. Diğergamlık ve fedakarlık azalıyor. Herkes kendi planını öne çıkarıyor ve düşmanımıza benzemeye başlıyoruz. Onlar da bu yüzden kaybediyorlar, birlik beraberlik içinde olamıyorlar. 


-Müminler ahiret motivasyonu ile yaşıyorlar. Kazanırken daha fazla infak edebilmek için, sağlığına kavuştuğunda daha iyi bir Mümin olabilmek için, ailesine topluma Müslümanlara yararlı işler yapabilmek için…

  Benmerkezci tiplere dönüşmeye başladığımızda artık ölüm korkusu da ekleniyor. Bunlardan bir Çanakkale çıkmayabiliyor. Böylesi bir yorgunluğumuz var. Nereden diriliriz diye herkes kendini sorgulamalı. Vatan ve ezanlar tehlikeye girdiğinde artık evden çıkarken “bir daha geri dönmemeyi” göze alabilen o ruh, birlik beraberliği sağlıyor. İşte orada ümmet var. 


-Zalimden başkasına düşmanlıktan beriyiz. Ne boyu posu, ne kimliği, ne aidiyeti dolayısıyla kimseye düşmanlık etmeyiz. Zalimleri de kazanmaya çalışırız, ancak hadlerini bildirdiğimiz bir itidalli müstakim yol üzere yürüyoruz. Bunu tarihimizde ecdadımız uzun yıllar, çok geniş bir coğrafyada icra edebilmişken, bu ruhu biz de genç nesile aktarmalıyız. Genç demeli ki “evet ya bu uğurda ölünür.” 

 

-Vicdan sahibi, akleden insan, gerçeğin arayışı içinde olan insan demeli ki “Ben bu değerleri içselleştirmek, benimsemek istiyorum. Bu uğurda hakikaten insanlık ailesi içerisinde barış eri olmak istiyorum. Yeryüzünde bırakın Müslümanların eziyete uğradığı yeri; herhangi gayrimüslimin bile eziyete uğradığı yerde varıp zalime haddini bildirmek istiyorum. Bu kıvancı ve zevki yaşamak istiyorum. Bununla da alemlerin Rabbi Allah azze ve celleye ‘Rabbim sen ki zalimden başkasına düşmanlık yoktur’ dedin, ben de burada bunun bayraktarlığını yapmak üzere malımla canımla bu uğurda çaba sergiliyorum ve bu uğurda da ölmek istiyorum.” BU BİR TUTKU, BU BİR ÜLKÜ!


-Niye Müslümanlardan haz etmiyorlar? Çünkü arada bir doku uyuşmazlığı var. Cenâb-ı Hak ayeti kerimede buyuruyor ki: “Onlar ivedi olarak gelip geçeni seviyorlar.” (İnsan-27) Dolayısıyla bu ivedi olanın tutkusu vahşileştiriyor. “Hep ben,hep ben” diyenlerin adil davranmasını bekleyemezsiniz. Bu bakış açısı oraya buraya saldıran, insandan bir canavar üretiyor. 


-Eğer bugün Filistin’de zulme uğrayanlara yardım etmezsek, orayı tamamen ele geçiren bu kez etrafa saldırmaya başlayacak, durmayacak. “Nehirden Denize” diye bir söylem var. Müslümanların yaşadıkları bütün coğrafyaları tamamen kendi yönetimlerine almayı ve bizi de en fazla çalıştıracakları ve yer yer istedikleri gibi zulmedecekleri kişiler olarak görüyorlar. Biz bu bakış açısına düşmanız. Onları yeniden insanlık ailesine davet etmek bizim borcumuz. Buna yanaşmaz ise haddini bildirmek bizim de sorumluluğumuz. Nasıl hadlerini bildireceğiz? Cenâb-ı Hak dedi ki siz elinizden geldiğince güç hazırlamak zorundasınız. Onlar istikbar ediyorlar, öylelerinden korkulur, onlar her şeyi katleder. Onların böyle vahşi olduğu bir alemde siz adeleti temsilen, dengeleyecek ve karşı tarafı caydıracak güce sahip olmalısınız. Kur’an-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk’ın gücünüz yettiğince dediği iki tane emir var. Biri takva. Diğeri ise kuvvet hazırlama. 

  Korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın.”

(Enfal-60)


-Öyle gençler yetiştirmeliyiz ki bilimde teknolojide özellikle askeri silah sanayisinde, ne kadar adım atabilirlerse ne kadar ufuk geliştirebilirlerse, bunu cephedeymiş gibi değerli olduğu bilinciyle yapacaklar. 


-İnsanlar “Ben aldığım maaşa bakarım,ben işime bakarım banane Filistin’den” diyebiliyor; hele hele “Banane Araplardan” diyerek ötekileştiriyor, bu tür söylemler bizde yoktu. Filistin’de birileri arazilerini satmışsa, benim bildiğim Osmanlı’nın çekildiği 1918’de %2,5 kadar satılmış bir arsa vardı. 1947’lere gelinceye kadar bile bu %4’ü geçmedi. BM’nin başlattığı başka bir politika ile zulmen bu insanlardan bu yerler alındı. Filistinliler kendi topraklarında yaşamak istiyorlar. Bize yardım edin diye inim inim inlerken insanlar, biz duyarsız olabilir miyiz? Damarlarındaki asil kanı hissedip aynı duyarlılığı hissedeceğimizin ümidindeyim.

  Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellemin getirdiği bu risaleti Türkler beğendiler, yani Türkler gönüllü olarak Müslüman oldular. Eskiden onların bir dinleri vardı ama vazgeçtiler. Hakkı görünce batıldan uzaklaştılar. Uğrunda tarih boyunca can verdiler. Biz bugün küçücük bir coğrafyada sıkışmış bu insanlara ayette geçtiği şekliyle en çok da bizim duyarlı olmamız gerekiyor. Önce mallarımızla, ne kadar yardım yapabiliyorsak, onlara ne kadar imkan gönderebiliyorsak.. Mallarla cihad, aynı zamanda karşı tarafa ekonomik destek olmamaktır. Biliyorum çok kimse bunu düşündüğünde şeytan ona gelip diyecek ki “yahu senin göndereceğin 10 liradan ne çıkar?” Yahut “senin o 10 lirayı karşı tarafa kaptırmaktan geri durmandan ne çıkar?” Yarın Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıktığımda “Ya Rabbi ben bana düşeni yaptım” diyebileceğiz. Kişi kendine düşeni yapınca, herkes yapmışcasına olan sonuca kendisinin en azından kavuştuğunu, bunun onun amel defterine yazıldığını düşünürse bu motivasyon getirir. 


  Ya Rabbi kalplerimizi barıştır. Aynı kıbleye dönen aynı Rabbe kulluk eden kimse hangi ırktan olursa olsun biz onu kardeş biliriz, onu sakınır ona destek oluruz. 


  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: “Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.”

Bir adam: “Ya Resûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? dedi. Peygamberimiz: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir”buyurdu.(Buhârî, Mezâlim 4)


Prof. Dr. Hfz. Halis AYDEMİR

👇🏻👇🏻👇🏻

https://youtu.be/YmNtUoqp1BM?si=6y6fzB9pCRB44iHl

Filistin Dersleri 1 (18.10.2023)

İsrail’in Filistinli Kardeşlerimize Uyguladığı Soykırım | 18.10.2023 | Dost Tv


Dersten Kısa Notlar:


-Hz. Adem aleyhisselâmdan bu yana hak-batıl mücadelesinde, küfürün hakka karşı tahammülsüzlüğü sözkonusu. Dünyayı yegane mutluluk kaynağı olarak görüyor, dolayısıyla da bu mutluluğuna gölge düşüren Mü’minlerin varlığından rahatsız. Çünkü Mü’minlerin gelip geçici olarak gördükleri, basıp geçtikleri, gözlerinde büyük bir değer vermedikleri bir yere onlar tapıyor. Onlar dünyaya razı olmuş bir kesim. Ve bunu en güzel biçimde yaşamak istiyorlar. Daha fazlasına sahip olabilmek uğruna insanları köleleştirmeyi, imha etmeyi, katletmeyi normal görüyorlar. 


“Elbette sen onları (Yahudileri) insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun. Hatta onlardaki hırs müşriklerde bile yoktur. Her biri bin yıl yaşamak ister.” (Bakara-96)


“Eğer âhiret yurdunun saâdeti, başkalarına değil de Allah yanında sadece size ait ise ve siz de bu inancınızda da samimi iseniz, öyleyse ölümü temenni edin.” (Bakara-94)

 Ama ölümü temenni etmezler, dünyaya olan tutkularından dolayı…


-Filistin halkını kolay bir lokma olarak yutamadılar. Ümmetin gündemi olarak neredeyse bir yüzyıldır bu devam ediyor. Kur’an-ı Kerîm’in bize haber verdiği düşmanlar içerisinde Yahudiler ilk sırada ve en şiddetli olanları. 

  “İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın.” (Maide-82)


-Yahudilerin Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlığının arka planında ne olabilir? 

  Birinci sebep mıradları arasındaki farklılık. Birinci grup ahireti, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını murad ediyor, öyle yaşamak istiyor. İkinci grup ise dünyayı murad ediyor. Doku uyuşmazlığı var. Irk meselesi de değil bu. Kendi peygamberlerine yine aynı sebeple düşmanlık ediyorlardı. Son peygamberin sallâllâhu aleyhi ve sellem, Araplardan gelmiş olması da sadece bir ayrıntı; Hz. Mesih onlardandı, onu da reddettiler, katletmek için peşine düştüler. Dünyayı yaşamak istedikleri için önüne çıkan her engeli aşmak ve yıkmak istiyorlar. Bu tarihte olduğu gibi bugün de merkezi bir rol üstlemiş hem dünya siyasetinde hem dünya iktisadında.. Ve kendisine de yeni bir yurt inşa etmek istiyor, toprağa kavuşmak istiyor. 


-Menfaatçi tipler sevilmezler. Yahudiler de hep menfaati esas alıp, hem kendi ekonomilerini düşündüklerinden toplumda hep böyle biliniyor ve Avrupa’da onları doğru düzgün seven bulamazsınız. Bu denli menfaat ve hırs tutkunu olunca kendi aralarında da geçinmeyi beceremiyorlar, bütünlük oluşturmazlar. Çünkü bu ihtiras bencilliği körükler. 


-“Onlar toplu olarak sizinle savaşamazlar; ancak korunaklı kaleler içinde veya duvarların arkasından korka korka savaşırlar. Kendi aralarındaki çatışmaları ise çok şiddetlidir. Sen onları dışarıdan birlik içinde sanırsın; halbuki kalpleri darmadağınıktır. Çünkü onlar, akıllarını kullanamayan bir gürûhtur.” (Haşr-14)

  Herkes kendi çıkaranı gözetir. Savaşma noktasında da geçmişten beri aynı ürkeklik içerisindeler. 


İsrâiloğulları, “Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız!” dediler.” (Maide-24)


-Bugün de bizatihi kendi yaptıkları dev duvarların arkasına saklanmak suretiyle oradan içeriye bombalar atıyorlar. Gelip kendileri birebir savaşmaya cesaret edemiyorlar. Kalpleri de paramparça. Dolayısıyla bu ürkeklikle de dünyaya bu tutkuyla bağlılıkla da bu davayı sürdüremezler. Tek ümitleri şu olabilir; Müslümanlar da artık kendi yaklaşımlarından çıkar da dünyayı merkeze alan ve dünyayı murad eden bir yaklaşıma dönüşürlerse av haline gelirler, müslümanlar mağlup olur. 


-Şehadete dair beklenti insana cesaret veriyor ve düşmanından güçlü hale geliyor.  


-Ümmet olarak bir yozlaşma içerisindeyiz. Zamanın hiç de lehimize işlediğini söylemek mümkün değil. Helali haramı önemsemeyen, ahiret düşüncesinden git gide uzaklaşan halimiz ilerledikçe düşmanımıza benzer oluyoruz. Benzer olanlardan benzer sözleri duyabiliyoruz. 

  Bir bakmışsın insan düne nispetle İsrail’e daha sempatiyle bakıyor. Ya olayların geçmişini bilemiyorlar, ya da bugün yerleşimci politikayla sürekli araziyi gasp eden insanlara daha bir toleransla bakıyorlar. 


-Bizim Kurtuluş Savaşı’nda işgalci devletlere karşı verdiğimiz mücadeleden farklı bir mücadele değil Filistin halkının vermiş olduğu mücadele. 


-Allah azze ve cellenin planı bambaşka olabilir. Cenâb-ı Hak bizim şer gördüğümüz bir şeyde, tam da felaket oldu dediğimiz yerde vicdanları, bilinçaltını uyandırabilir. Dünden bugüne bir çok zihin birdenbire şok dalgası geçirdi. Bir hastaneyi ne olursa olsun hastaları ve çalışanlarıyla bir çırpıda alev topuna döndüren bu anlayışı sorgulamaya başladı. 

  Modern dünya hangi modern dünya? Merhum Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi batı hiç bir zaman medeni olamamıştır. İnsanların bunu görebilmesine belki bir vesile olmuştur. Bel bağladığı ve insan zannettiği hümanist duygularla değerlerini benimsemeye çalıştığı batının aslında korkunç bir vahşet üzere kurulduğunu ve kaynakları artık tükenmeye yüz tuttuğundan yeni kaynakları sömürmek, bir vampir gibi beslenmek için arayışta olduğunu görmesine, meselelere bir de bu açıdan bakmasına vesile olmuştur. Belki Cenâb-ı Hakk’ın ibretin sayfasını ümmetin yüzüne döndürmek istediği bir biçimde gelişebilir. Gençlerin batı hevesini özentisini kırabilir. Oradaki vahşetin perdesini kaldırabilir ve gösterebilir. 


-Hakkı batıldan ayırmak isteyen kimseler açısından tüm bu yaşanılanlar uyandırıcı olur. Allah azze ve celle uyanmak isteyenin uyanabileceği koşulları hep ortaya çıkarır ki kimse ahirette “Ya Rabbi ben çok anlayamamıştım, ben fark edememiştim” demesin. 


-Elinizde kuvvet yoksa düşman geliyor her yeri dümdüz ediyor. O yüzden bugün bilimde ve teknikte, askeri kapasitede, yanısıra iktisadi güçten yana olan zaafiyetimizle şuan bu çaresizliği yaşıyoruz. Yoksa benzer bir uçak gemisini siz onların burnunun dibine götürüp konumlandıracak kadar gücünüz olsa, Akdeniz’de bu türden uçak gemilerinizle onların girişini caydıracak kadar kapasiteniz olsa, uydu destekli askeri kapasiteniz olsa, belli bir hava sahasını kapatabilecek gücünüz olsa, Filistin’e desteğinizi sahada işletebilecek olsanız… Bu tabi ümmetin birliğine bakıyor. Yoksa sadece kınamakla yetinmek zorunda kalıyorsunuz. 


-İlimde,fende, savunma sanayisinde gelişsek Siyonizme karşı mücadele edebilecek miyiz? Bunların dışında başka faktörler yok mudur?

  Siyonizm iktisadı kullanıyor, dolayısıyla onların iktisat kıskacından kurtulabilmiş olmanız gerekir. Çünkü savaş için hamle yaptığınızda arkanızın sağlam olması lazım. Tüm bunlar yeterli olur mu? Bir de dünyaya nasıl baktığınız önemli. Eğer ahireti murad eder bir tarzda hayata bakıyorsanız o zaman neticeyi elde edersiniz. Cenâb-ı Hakk’ın bize vaadini gerçekleştirmesi için, bize yardımını yaşatması için O’nun bütün emirlerine sarılmak gerekiyor; imana,takvaya ihtiyacımız var. Bu emirlere sarıldığımızda biz izzetimizi koruyabiliriz. 


-Onlar başka bir coğrafyada başka bir Müslüman topluluğa bunu yaparken, burada ibret alıp hem kendi uyanışımıza hem de gelecek nesillere bu şuuru doğru aktaracak bir perspektif oluşturmaz isek eğer bu kırılma ve yozlaşma tersine işlemeye devam ederse zalimden yana olanların yarınlarda aynı zalimin avı olacağı gayet açık gözüküyor. 


-Müslümanların zulme karşı durmak ve güçleriyle zulmü engellemek sorumlulukları var. Bu yaşananlar gönül coğrafyamız Filistin’de yaşanıyor. Ama eğer elinizde doğrudan müdahale edebilecek gücünüz yok ise, arkanız sağlam değil, ekonominiz sağlam değil, teknolojik üstünlük yarışında henüz geri plandasınız… Böyle bir durumda da hamasî söylemler ile Müslüman bir yurdu riske,tehlikeye atacak gibi bir davranış sergileyemezsiniz. Resûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem böylesi bir şey yapmadı. Yani gücünüzün düşman güçleriyle orantısız kaldığı yerde bu kez bekleyeduruyorsunuz.. Belli bir strateji gerekir. Yoksa bütün varlığını riske eden bir yaklaşım ne kadar hamasî gözükse de bir defa Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun düşmez. Çünkü O “tedbirinizi alın” emrinde bulundu. Makul bir dengeli durum yoksa harekete geçemezsiniz; geçmişte Mekke’de harekete geçemeyenlerin kaldığı durumdaki gibi velev ki gözlerinin önünde Müslüman kardeşleri işkencelerle katlediliyorlardı.  O günkü toplumda Resûlullah (sav) da vardı ve sahabiler katlediliyrolardı. Savaşmak da istemişlerdi peygamberimiz müsaade etmedi sallâllâhu aleyhi ve sellem. Düşmanı caydıracak kadar belli bir duruma gelinceye kadar Cenâb-ı Hak kuvvet hazırlanmasını emretti.  Oradaki ölçütü de düşmanın cayacak kadar olması. Biz caydıramaz isek, biz sözümüzü sahaya indiremez isek, kimin askeri kapasitesi daha önde ise o daha baskın olacaktır. Halbuki Allah azze ve celle bize tersini emrediyor. Bu hazırlığı en üst düzeyde yapmak ve sonra da elde ettiğimiz gücü ve imkanı hak lehine adalet lehine kullanabilmek; sadece Müslümanlar için değil gayrimüslimler için de kullanabilmek. Geçmişte ecdadımızın yaptığı gibi. İslam medeniyetinin ırk temelli bir geçmişi yok siyonizmde olduğu gibi. İslam medeniyeti Allah’ın bütün kullarına Allah’ın mesajını ulaştırmayı hedefler. 


-Ümmet dün birken,beraberken bu kadar geniş coğrafyada ortak siyasi birliği varken ve çok güçlüyken; bugün parça parça olmuş ve zaafiyet içerisine düşmüşse tabandaki asıl sebep kalplerin Cenâb-ı Hakk’tan çözülmesidir. 


Prof. Dr. Hfz. Halis AYDEMİR 

👇🏻👇🏻👇🏻

https://youtu.be/a-GPOqTLoaM?si=CYQeCk7IVweXRx0s